“Bu metin; antik çağın en önemli coğrafyacısı ve tarihçilerinden biri olan Amasyalı Strabon'un kayıtları ile Giresun/Kelete (Esenli) bölgesinin yerel tarihsel mirası referans alınarak hazırlanmıştır.”
Yedi köylüler ve Deli bal gücü
Yıllar, yıllar önce… İnsanlar henüz Karadeniz halkının ne kadar zeki ve becerikli olduğunu bilmiyordu. Her yer aşılmaz bir sisle kaplıydı; yağmur hiç dinmez, göklerden toprağa adeta bir nehir akardı. O zamanlar bu yemyeşil topraklarda yaşayanlar yine bizim insanımızdı; ancak isimleri de dilleri de başkaydı. Yollar bugünkü gibi uysal ve düz değil; her patika derin bir uçuruma, her dev ağaç gövdesi karanlık bir gizeme açılırdı. Orman o kadar gürdü ki, güneşin en tepede olduğu vakitlerde bile ağaçların altında gecenin gölgesi hüküm sürerdi. Bu toprağın çocukları, ormanı ruhu gibi bilirdi. Doğayı tanımak, onunla kavga etmeden yaşamak ve ona zarar vermeden sırlarına ortak olmak onların en büyük silahıydı. Karadeniz’in bu zümrüt topraklarını ele geçirmek isteyen Roma, en mağrur generali Pompeius’u bu görev için atamıştı. Pompeius, Roma’nın yenilmez lejyonlarını, o zamanlar halkın Heptacometae yani 'Yedi Köylüler' olarak andığı Kelete civarına, vahşi vadilerin içine doğru sürdü. Roma’nın amacı netti: Kendilerine boyun eğmeyen, 'Zehir Kralı' lakaplı efsanevi Pontus Kralı VI. Mithridates’i sığındığı bu yamaçlarda köşeye sıkıştırıp işini bitirmek. Ancak Mithridates, kılıcını çekip meydana çıkmak yerine, bu dağların gerçek sahiplerini; dilleri başka, inatları bambaşka olan Heptacometae kabilesini Roma’nın üzerine saldı. Roma ordusu, karşılarında bir ordu değil, bizzat bu sisli dağların ruhunu bulacaktı. Romalı askerler, Yedi Köylüler halkına aralıksız baskı kuruyor, onları bu bereketli yeşil topraklardan söküp atmak için her türlü zorbalığa başvuruyordu. Ancak 'Zehirler Kralı' Mithridates ve kıvrak zekalı Yedi Köylüler, bu devasa orduyu def etmek için kaba kuvvetten çok daha etkili bir plan hazırladılar. Romalıların geçtikleri her yeri yağmalama alışkanlığını bir silaha dönüştürerek, onlara iştah kabartıcı ama sinsi bir yol çizdiler. Roma lejyonerlerinin Karadeniz’in o meşhur 'deli balından' ve onun sarhoş edici gücünden zerre haberi yoktu. Bunu bilen yerel halk, köylerinden geri çekiliyormuş gibi yaparak orman yollarına ve patika kenarlarına 'deli bal' dolu çanakları sanki unutulmuş birer ganimet gibi bıraktılar. Açlık ve yorgunluktan bitap düşmüş yaklaşık üç Roma birliği, yol kenarında buldukları bu balları büyük bir talih sayarak iştahla yediler. Ancak çok geçmeden; şiddetli baş dönmesi, zihni bulandıran halüsinasyonlar ve geçici kas felci koca lejyonları savunmasız bıraktı. Dünyaya diz çöktüren binlerce disiplinli asker, artık tek bir kılıç bile savuramayacak hale geldiğinde, pusuda bekleyen Heptakometler sislerin arasından sessizce süzülerek bu dev orduyu kolayca etkisiz hale getirdiler. Bu bozgun Roma tarihine kara bir leke, Karadeniz’in sisli dağlarına ise efsane olarak kazındı. O günden beri bölgede bir söz dolaşır; derler ki o baskından sağ kurtulup memleketine dönen Romalı askerler, ömürleri boyunca ne zaman sofraya otursalar önce baldan bir kaşık alıp saatlerce bekler, bir şey olmayınca ancak o zaman yemeye devam ederlermiş. Karadeniz insanı ise bugün bile birine bal ikram ederken o muzip gülümsemesiyle hatırda tutar: "Hele bir bekle bakalım, ya bal tutarsa?"
Dipnot ve Tarihsel Analiz
Tarihte gerçekten yaşanmış olan bu “Deli Bal” vakası, dünya tarihinin ilk büyük biyolojik savaş örneklerinden biri olarak kabul edilir. Strabon, meşhur eseri Geographika’da bu olaydan şöyle bahseder:
"Heptacometae kabilesine gelince... Bunlar tamamen vahşi bir halktır ve ağaçlarda ya da küçük kulelerde yaşarlar. Pompeius’un ordusu bu dağlık bölgeden geçerken, kabile üyeleri yol üzerine bölgedeki ağaç dallarından (orman güllerinden) elde edilen deli bal ile dolu kaseler bıraktılar. Romalı askerler bu balı içip akıllarını kaybedince (bilinçlerini yitirince), pusuya yatan yerliler üzerlerine saldırıp üç Roma birliğini kolayca yok ettiler."
(Kaynakça: Strabon, Geographika, Kitap XII, Bölüm 3, Kısım 18)
Bu Hikayenin Karadeniz Karakterine Mirası:
Bu hikaye, Karadeniz insanının en zor anlarda bile kaba kuvvetten önce kıvrak zekasına başvurma yetisinin, binlerce yıllık stratejik bir dehanın mirası olduğunu kanıtlar. Strabon’un bu halkı “vahşi” olarak tanımlaması aslında onların hiçbir imparatorluğa boyun eğmeyen, özgürlüklerine ve topraklarına canı pahasına bağlı olan dikbaşlı karakterini yansıtırken; düşmanı kılıçla değil de balla, yani onları komik ve güçsüz duruma düşürerek yenmek, bugünkü Karadeniz nüktedanlığının tarihsel bir yansımasıdır. En tehlikeli anlarda bile mizahi zekayı elden bırakmayan bu yaklaşım, yedi ayrı köyün birleşerek koca bir orduyu dize getirmesiyle birleşince, bölgenin meşhur yardımlaşma kültürü olan "imece" ruhunun ve ortak savunma bilincinin ne kadar köklü ve sarsılmaz bir temele dayandığını gözler önüne serer.
Yorumlar
2