1960’lı yılların bilinmeyen bir mevsiminde, belki de serin bir sabahın ilk saatlerinde, yüzyıllardır bağlı olduğu topraklardan bir ana tanrıça çıkarıldı. Onu çıkaran ellere ana tanrıçanın sessizliği bulaştı; o ellerin hırsızlığı ise bereketini onlardan çekip aldı. Ana tanrıça, bir zamanlar kendisine sunulan dileklerle, dualarla ve adaklarla bulunduğu topraklara cömertlik fısıldasın diye yapılmıştı. Kybele inancının Anadolu’yla kurduğu binlerce yıllık bağ sayesinde, var olduğu coğrafyaya bolluk getirmeye devam etmiş; kadim gücünü daima ruhunda taşımıştı… Ta ki o yıla kadar.

O yıl, kaçak kazılar yapan bir grup insan, ana tanrıçayı Afyonkarahisar’ın Çavdarlı köyünde toprağın altından çıkardı. Heykelin ihtişamından ve iki yanında duran aslanların heybetinden fazlasıyla etkilenmiş olacaklar ki gözlerini ondan alamadılar. Fakat bu hayranlık, onu koruma isteğine değil; sahip olma ve kazanç elde etme hırsına dönüştü. Ana tanrıçayı ait olduğu topraklarda bırakmak yerine, çok uzaklara götürüp satmayı düşündüler. Kim bilir, belki de onu yerinden alan kişiler, karşılarında duran eserin kim olduğunu, neden yapıldığını ve bulunduğu coğrafyayla arasındaki derin bağı hiç bilmiyorlardı. Belki de bildikleri tek şey, karşılarındaki mermer heykelin değerli olduğuydu. Bu yüzden onlar için Kybele, geçmişin inançlarını ve bir insanın tanrıçasına sunduğu adağı taşıyan kutsal bir eser olmadı. Yüzyıllardır beklediği toprakların hafızasını taşıyan bir ana tanrıça değil; yalnızca bulunduğu yerden çıkarılıp uzaklara götürülebilecek, satılabilecek değerli bir mermer parçası oldu.

Peki Kimdi Ana Tanrıça Kybele?

Çatalhöyük’te bulunan, iki yırtıcı hayvanın arasında otururken betimlenmiş Neolitik Dönem kadın figürini, yaklaşık MÖ 6000. Geçmişte “Ana Tanrıça” olarak yorumlanan bu eser, doğrudan Kybele tasviri olarak kesin biçimde tanımlanmamaktadır.
Çatalhöyük’te bulunan, iki yırtıcı hayvanın arasında otururken betimlenmiş Neolitik Dönem kadın figürini, yaklaşık MÖ 6000. Geçmişte “Ana Tanrıça” olarak yorumlanan bu eser, doğrudan Kybele tasviri olarak kesin biçimde tanımlanmamaktadır.

Aslında işin başlangıç noktası, akıp giden zamandır; değişen mevsimler, yazın ve kışın durmadan birbirini takip etmesi, doğanın her yıl ölüp ölüp yeniden, en başından dirilmesidir. Kybele, bütün bunların birbirine karıştığı ve birleşerek bir bütünü oluşturduğu noktada, büyük bir güç ve köklü bir inanç olarak ortaya çıkar. O berekettir, topraktır; doğurganlığın, üretimin ve yaşamın devamlılığının ta kendisidir. Kimin neyi varsa ondan gelir, nesi eksikse onu yine o verir. Kybele, Anadolu’nun en kadim ve güçlü ana tanrıça imgelerinden biridir; toprağın, doğanın ve bütün canlıların varlığını sürdürmesi için vardır. Bir eski zaman anlatısında gökten siyah bir taş düştüğü söylenir. İnsanlar bu taşın Kybele’nin kutsal gücünü taşıdığına ve tanrıçayı temsil ettiğine inanır. Başka eski zamanlarda ise tanrıçanın gücü, dağlardan ve kayalardan doğan kutsal varlıklarla ilişkilendirilir. O zamanlardan bugüne gelen sözlere göre Kybele kendisini kayadan doğurmuştur.

Midas Anıtı, diğer adıyla Yazılıkaya; Eskişehir’in Han ilçesinde bulunan ve MÖ 6. yüzyılın ilk yarısına tarihlenen Frig kaya anıtıdır. Anıtın merkezindeki nişin, dinî törenler sırasında Ana Tanrıça Matar Kubileya’nın heykelinin yerleştirildiği kutsal bölüm olduğu değerlendirilmektedir.
Midas Anıtı, diğer adıyla Yazılıkaya; Eskişehir’in Han ilçesinde bulunan ve MÖ 6. yüzyılın ilk yarısına tarihlenen Frig kaya anıtıdır. Anıtın merkezindeki nişin, dinî törenler sırasında Ana Tanrıça Matar Kubileya’nın heykelinin yerleştirildiği kutsal bölüm olduğu değerlendirilmektedir.

Bu güçlü inanç, çok eski zamanlarda Orta Anadolu’daki Frigya topraklarında belirgin bir kimliğe kavuşur. Midas Anıtı’nın, yüksek dağların ve sert kayalıkların arasında varlığını gösteren ana tanrıça, Friglerin yaşamında yalnızca bereketin değil, doğanın bütün gücünün karşılığı hâline gelir. Çünkü o yalnızca ekilmiş tarlaların, filizlenen tohumların ve verilen ürünlerin değil; dağların, kayaların, yabani hayvanların ve insan elinin ulaşamadığı doğanın da anasıdır.

Yüksek başlığıyla betimlenen Frig ana tanrıçası Kybele’ye ait taş baş. Eser, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir.
Yüksek başlığıyla betimlenen Frig ana tanrıçası Kybele’ye ait taş baş. Eser, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir.

Frigler bu güçlü tanrıçaya “Matar”, yani “Ana” diye seslenir. Matar bazen tek başına, bazen de Frig yazıtlarında “Matar Kubileya” biçiminde karşımıza çıkar. Kubileya sözcüğü dağlar ve kayalık alanlarla ilişkilendirilir. Böylece Matar Kubileya, dağların, kayaların ve vahşi doğanın anası olarak anlam kazanır. Dağ onun evi, kaya bedeni, toprak ise bereketini yaydığı sonsuz alan gibidir. İnsanlar ona bakarken yalnızca bir tanrıçayı değil; doğuran, besleyen, büyüten, gerektiğinde geri alan ve zamanı geldiğinde yaşamı yeniden başlatan doğanın kendisini görür.

Ölüp Ölüp Dirilmekle Attis

Ekinlerin yeniden yeşermesini, toprağın uyanmasını ve doğanın her bahar yeniden canlanmasını insanlar Kybele’nin gücüyle ilişkilendirir. Birçok eski anlatıda mevsimlerin birbirine dönüşmesi, Kybele ve Attis’in hikâyesiyle açıklanır. Attis, bazen Kybele’nin oğlu, bazen de sevdiği genç adam olarak karşımıza çıkar. Zamanla onların hikâyesi, doğanın ölümü ve yeniden dirilişiyle bütünleşir.

Frig başlığıyla betimlenen genç Attis’e ait mermer büst, MS 2. yüzyıl. Cabinet des Médailles, Paris.
Frig başlığıyla betimlenen genç Attis’e ait mermer büst, MS 2. yüzyıl. Cabinet des Médailles, Paris.

Efsaneye göre Kybele, güzelliğiyle herkesi etkileyen Attis’e âşıktır. Fakat Attis, tanrıçaya verdiği sözü unutarak Pessinus kralının kızıyla evlenmeye kalkar. Bu ihaneti öğrenen Kybele, düğünün yapıldığı yere gider. Tanrıçanın gelişiyle Attis aklını kaybeder ve bir ağacın altında kendi kendisini hadım eder. Bedeninden akan kan toprağa karışır; kanın düştüğü yerde yeniden hayat başlar, toprak yeşerir ve doğa bereketle dolar. Ancak Attis’in ölümü, her şeyin sonu olmaz. Kybele, sevdiği gencin bütünüyle yok olmasına razı gelmez. Onun bedeninin çürümemesini, yaşamının doğanın içinde sürmesini sağlar. Onu bir çam ağacına dönüştürür; bu sebeple çam ağacı her mevsim yeşil, her mevsim canlıdır. Attis’in yaşamı artık kendi bedeninde değil, yazın da kışın da yeşilliğini kaybetmeyen çam ağacının dallarında devam eder. Böylece çam ağacı, ölümün içinde saklanan yaşamın ve doğanın yeniden dirilişinin simgesine dönüşür.

Kybele ve Attis’e adanmış kabartma, MÖ 2. yüzyıl. Solda elindeki tympanon ve yanında duran aslanla Kybele, sağda ise Frig giysileri içindeki Attis görülmektedir. Venedik Ulusal Arkeoloji Müzesi.
Kybele ve Attis’e adanmış kabartma, MÖ 2. yüzyıl. Solda elindeki tympanon ve yanında duran aslanla Kybele, sağda ise Frig giysileri içindeki Attis görülmektedir. Venedik Ulusal Arkeoloji Müzesi.

Bu inanç yalnızca eski anlatılarda kalmaz; Kybele ve Attis adına düzenlenen bahar şenliklerinde yeniden yaşatılır. Özellikle Roma döneminde biçimlenen tören takviminde 22 Mart, “Arbor Intrat”, yani “Ağacın Girişi” günü olarak anılır. Ormandan kesilen bir çam ağacı, bir insan bedeni gibi yün şeritlerle sarılır; dalları ve gövdesi mor menekşelerle süslenerek törenle Kybele’nin tapınağına taşınır. Çam ağacı Attis’i ve yok olmayan yaşamı, menekşeler ise onun toprağa dökülen kanından doğan yeni hayatı simgeler. Böylece insanlar, Attis’in ölümünü bir ağacın gövdesinde, yeniden doğuşunu ise o ağacın üzerine bırakılan menekşelerde görür.

O günden sonra Kybele ile Attis’in yılın büyük bölümünde birbirlerinden ayrı kaldıklarına, bahar geldiğinde ise yeniden bir araya geldiklerine inanılır. Onların her kavuşmasıyla toprak uyanır, ekinler yeşerir ve yaşam yeniden başlar. Kybele ile Attis’in hikâyesi, aşk ve ihanet anlatısıyla birlikte doğanın her yıl ölüp yeniden dirilmesinin hikâyesine dönüşür.

Peki ya Aslanlar?

Kybele’nin tahtının iki yanında duran o görkemli aslanlar, eseri yalnızca daha gösterişli kılmak için eklenmiş sıradan figürler değildir. Onlar; aşılması güç dağların, sarp kayalıkların ve insanın hiçbir zaman bütünüyle boyun eğdiremediği vahşi doğanın ta kendisidir. Kybele ise bu güçlü hayvanların arasında korkmadan, bütün sakinliğiyle oturur. Çünkü o, vahşi doğadan kaçan değil; onunla bütünleşen ve doğanın en hırçın tarafına bile hükmedebilen ana tanrıçadır.

İki aslanın çektiği araba üzerinde oturan Kybele’yi gösteren Roma Dönemi bronz heykel grubu, MS 2. yüzyılın ikinci yarısı. The Metropolitan Museum of Art, New York.
İki aslanın çektiği araba üzerinde oturan Kybele’yi gösteren Roma Dönemi bronz heykel grubu, MS 2. yüzyılın ikinci yarısı. The Metropolitan Museum of Art, New York.

Aslanların onun yanında böylesine sakin durması, Kybele’nin doğa ve yabani hayvanlar üzerindeki gücünün en belirgin işaretlerinden biridir. Bu nedenle onlar yalnızca kuvveti değil, koruyuculuğu da temsil eder. Kimi zaman tahtının iki yanında birer nöbetçi gibi bekler, kimi zaman kolçağına yaslanır, kimi zaman da ana tanrıçanın arabasını çekerler. Her Kybele tasvirinde aslanlar bulunmaz. Fakat bulundukları eserlerde, tanrıçanın kim olduğunu tek bir söz söylemeden anlatırlar. Aslanlar vahşi doğanın gücünü taşırken, onların arasında sessizce oturan Kybele o doğanın anası ve hâkimi olarak karşımıza çıkar.

Zamanı İleri Alalım ve 1960’lı Yılların O Bilinmeyen Mevsimine Dönelim

Yaklaşık 58 santimetre yüksekliğindeki mermer heykelde Kybele, yüksek arkalıklı tahtının üzerinde bütün sakinliğiyle oturur. İki yanında, doğa ve yabani hayvanlar üzerindeki hâkimiyetini temsil eden aslanları vardır. Başındaki yüksek başlık onun kutsal ve koruyucu kimliğini taşırken, elinde tuttuğu sunu kâsesi kendisine yöneltilen duaları ve adakları hatırlatır. Heykelin kaidesine ise üç satırlık Eski Yunanca bir yazı kazınmıştır. Bu birkaç satır, heykelin kim tarafından ana tanrıçaya adandığını yüzyılların ardından hâlâ anlatmaya devam eder: Hermeios’un oğlu, Sideropolisli Asklepiades bu adağı “Oniki Tanrı Ana’ya” sunmuştur. Eser, Roma Dönemi’ne ait bir adak heykelidir ve uzmanlar tarafından MS 3. yüzyıla tarihlendirilir.

Asklepiades’in ana tanrıçadan ne dilediğini bugün bilmiyoruz. Belki toprağının yeniden yeşermesini, evinin bereketle dolmasını ya da sevdiklerinin Kybele’nin koruyucu elleri altında kalmasını istemişti. Belki de uzun zaman önce ana tanrıçaya verdiği bir sözü yerine getiriyor, gerçekleşen bir dileğin karşılığında adağını ona sunuyordu. Kaidesine kazınan birkaç satır, dileğin kendisini sessizliğe bırakmış; yalnızca adağı sunan kişinin adını günümüze taşımıştır. Fakat bildiğimiz bir şey vardır: Bu heykel, rastgele biçim verilmiş bir mermer parçası değildi. Asklepiades’in duasını, umudunu ve ana tanrıçaya duyduğu inancı, yüzyıllar boyunca kendi sessizliğinin içinde taşımaya devam etti.

Afyonkarahisar’ın Çavdarlı köyü kökenli, MS 3. yüzyıla tarihlenen 58 santimetre yüksekliğindeki mermer Kybele adak heykeli. Kaidesindeki Grekçe yazıt, eserin Hermeios’un oğlu Sideropolisli Asklepiades tarafından “Oniki Tanrı Ana’ya” adandığını bildirir.
Afyonkarahisar’ın Çavdarlı köyü kökenli, MS 3. yüzyıla tarihlenen 58 santimetre yüksekliğindeki mermer Kybele adak heykeli. Kaidesindeki Grekçe yazıt, eserin Hermeios’un oğlu Sideropolisli Asklepiades tarafından “Oniki Tanrı Ana’ya” adandığını bildirir.

Heykel, Asklepiades’in adağını yüzyıllar boyunca sessizce korudu. Fakat ana tanrıça, onu uzun zaman boyunca saklayan toprağın elinden alındığında, kendisini koruyacak ellere teslim edilmedi. Kybele, yasa dışı yollarla Anadolu’dan çıkarıldı ve yolculuğunun bilinen ilk durağı İsrail oldu. Burada bir İsrail vatandaşı tarafından satın alındığı tespit edildi. Heykelin Çavdarlı’dan İsrail’e hangi yollardan, kimlerin ellerinden geçerek ulaştığı ise bugün bütün ayrıntılarıyla bilinmiyor.

Ana tanrıça bundan sonra uzun yıllar boyunca ait olduğu topraklardan uzakta kaldı. Onu kimlerin gördüğünü, hangi evlerin ya da depoların sessizliğinde beklediğini bilmiyoruz. Bildiğimiz, 2016 yılında yeniden yola çıkarılmak istendiğidir. Bu defa götürülmek istendiği yer Amerika Birleşik Devletleri’ydi. Ancak izin istenen İsrail makamları eserden şüphelendi ve heykelin fotoğrafları Interpol aracılığıyla Türkiye’ye ulaştırıldı. Böylece Kybele’nin yaklaşık yarım asırdır kayıp olan izi yeniden görünür hâle geldi.

Heykeli elinde bulunduran kişi, onu Amerika’daki bir müzayede evi aracılığıyla satmak istedi. Ana tanrıça, onu toprağından koparanların yıllar önce gördüğü gibi bir kez daha satılabilecek değerli bir eşya olarak görülüyordu. Fakat bu kez karşısında onun nereden geldiğini bilen ve geri dönmesi için mücadele eden insanlar vardı. Türkiye, satışın durdurulmasını istedi; eser sahibi ise heykeli iyi niyetle satın aldığını ve kendisine ait olduğunu ileri sürerek Amerika’da dava açtı. Kybele’nin ait olduğu yeri kanıtlamak için yalnızca eski anlatılar yeterli değildi. Heykelin mermeri, işçiliği, biçimi ve kaidesindeki yazıt incelendi. Afyonkarahisar’daki Kovalık eserleriyle arasındaki benzerlik bilimsel raporlarla ortaya konuldu. Heykelin bulunduğu yıllarda bölgede yaşayan insanların anlatımlarına başvuruldu; dönemin Afyonkarahisar Müze Müdürü Hasan Tahsin Uçankuş’un kişisel arşivinde saklanan belgeler de incelemeye dâhil edildi. Bütün bu kanıtlar, ana tanrıçanın yolculuğunun başladığı yerin Afyonkarahisar olduğunu yeniden gösterdi.

Yüksek başlığı, elindeki sunu kâsesi ve tahtının iki yanındaki aslanlarla betimlenen Kybele; ana tanrıçanın bereket, koruyuculuk ve doğa üzerindeki gücünü yansıtır.
Yüksek başlığı, elindeki sunu kâsesi ve tahtının iki yanındaki aslanlarla betimlenen Kybele; ana tanrıçanın bereket, koruyuculuk ve doğa üzerindeki gücünü yansıtır.

Dava henüz görülmeye başlanmadan önce eser sahibi heykeli Türkiye’ye iade etmeyi kabul etti. Böylece yıllar süren sessiz yolculuğun ardından Kybele yeniden Anadolu’ya döndü. Ana tanrıça, 12 Aralık 2020 tarihinde Türkiye’ye getirildi ve İstanbul Arkeoloji Müzelerinde gerçekleştirilen bir törenle yeniden insanlarla buluştu. Bir süre İstanbul’da kaldıktan sonra 24 Aralık 2021 tarihinde ait olduğu coğrafyaya, Afyonkarahisar’a getirildi. Bugün ise Afyonkarahisar’daki yeni müzesinde, kendisiyle aynı toprakların hafızasını taşıyan diğer eserlerin arasında sergileniyor.

Bir zamanlar Asklepiades’in dileğini üzerinde taşıyan, daha sonra toprağından koparılarak ülkeler arasında dolaştırılan Kybele, yaklaşık altmış yıl sonra yeniden ait olduğu coğrafyaya döndü. Onu çıkaran eller ana tanrıçanın sessizliğini beraberlerinde götürmüş olabilirlerdi; fakat toprağın hafızasını bütünüyle silemediler. Çünkü Kybele’nin nereden geldiğini, kaidesindeki birkaç satır, mermerinin dokusu ve onu yüzyıllarca saklayan Anadolu toprağı unutmamıştı.

Kaynakça

Altın, O. (2023). Frig siyasetine Matar Kubileya (Kybele) tapınımının etkisi. OANNES – Uluslararası Eskiçağ Tarihi Araştırmaları Dergisi, 5(1), 73–100.

Çapar, Ö. (1978a). Anadolu’da Kybele tapınımı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 29(1–4), 191–210.

Çapar, Ö. (1978b). Roma tarihinde Magna Mater (Kybele) tapınımı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 29(1–4), 167–189.

Çetinkaya, G. (2022). Kastamonu Arkeoloji Müzesi’nden Kybele figürini. Amisos, 7(13), 352–367.

Kortanoğlu, R. E. (2025). Ana Tanrıça ve Kutsal Kent Pessinus. KATMAN Arkeoloji Dergisi, 1(1), 1–17.

Özbay, A., & Özbay, F. (2022). Afyonkarahisar Müzesinden Kybele figürin grubu. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 73, 245–255.

Özden, F. D. (2022). Heykel sanatında Kybele temsilleri bağlamında kadın bedeninin dönüşümü. İstanbul Üniversitesi Kadın Araştırmaları Dergisi, 24, 13–29.

Özkan, E. B. (2016). Antik literatürden örneklerle Akdeniz dünyasında Kybele kültü. PHILIA, Suppl. 1, 657–681.

Özmen, S. S. (2016). Anadolu’da Ana Tanrıça Kybele kültü. Humanitas – Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 4(7), 381–397.

Sönmez, B. E. (2023). Roma İmparatorluk Dönemi Afyon Müzesi’nde bulunan Kybele grubu adak heykelcikleri. M. Bulut (Ed.), Sosyal bilimlerde güncel tartışmalar 14 içinde (ss. 135–158). BİDGE Yayınları.

Şenyurt, Y., & Durugönül, S. (2018). Kurul (Ordu) Kalesi’nde bir Kybele heykeli. OLBA, 26, 293–344.