Bugün sizlere bir rüyamı anlatacağım. Rüyamı musluğun başında, hem size hem de suya anlatacağım. Gecenin kaçında görmeye başladım bilmiyorum; fakat bana öyle geldi ki rüyanın içinde koskoca bir gün geçirdim. Uyudum, sonra ansızın gözlerimi açtım. Kendimi eylül rüzgârının dallarını hafifçe salladığı ağaçların arasında, geniş bir avlunun ortasında buldum. Nerede olduğumu bilmiyordum. Bilirsiniz, insan ne rüyada ne de uyanıkken kendi yüzünü görebilir. Ama o anda yüzümde hafif bir telaş olduğuna emindim.
Rüyamda telaşlı olduğumu düşünmem bana şimdi oldukça anlaşılır geliyor. Çünkü tam karşımda, bildiğim ve tanıdığımdan çok daha farklı bir İstanbul vardı. Hatta bu, benim bildiğim İstanbul değildi henüz. Ayasofya yerindeydi; kubbesi şehrin geri kalanından kendini hemen ayırıyordu. Haliç uzakta, sabahın soluk ışığı altında kıvrılıyordu. Demek ki bu şehir ya Stambol’du ya da Kostantiniyye. Hangi İstanbul’da olduğumu anlamak için biraz daha dikkatle bakındım.
Gözüm şehrin tepelerine kaydı. Şehzade Camii çoktan yerini almıştı. Fakat Süleymaniye’nin bulunduğu tepede bugün bildiğimiz o tamamlanmış siluet yoktu. İskelelerin, taşların ve yükselen duvarların arasında büyük bir yapı hâlâ inşa ediliyordu.
İşte orada anladım.
Bu yalnızca eski İstanbul değildi.
Bu, Kanuni’nin İstanbul’uydu.
Rüyam bana iyi davranmış olacak ki Süleymaniye’nin yükselen taşlarına bakarken manzara bir anda değişti. Az önce şehrin karşısındaydım; şimdi kendimi başka bir avlunun ortasında bulmuştum.
Karşımda Aya İrini duruyordu. Onu görünce nerede olduğumu anlamam uzun sürmedi. Topkapı’daydım; ama benim bildiğim, insanların ağır ağır dolaştığı o müze saraydan eser yoktu. Avlunun her köşesinde başka bir hareket vardı. Fırının bulunduğu tarafta bir telaş, odun ambarlarının çevresinde bir gidip gelme... Hasırcılar Ocağı’nın bulunduğu bölüm bile kendi küçük düzeni içinde yaşıyor gibiydi.
Bugün aynı avludan geçtiğimizde bütün bunları hayal etmek kolay değil. Oysa 1556’da Alay Meydanı denilen bu ilk avlu; Aya İrini’nin yanı sıra fırın, hastane, odun ambarı ve Hasırcılar Ocağı gibi sarayın dış hizmetlerine ait yapıların bulunduğu Bîrûn dünyasının bir parçasıydı.
Tabii rüyamın içinde bütün bunları böyle tek tek düşündüğümü sanmayın; böyle düşünürseniz buna çok gülerim. O sırada yalnızca bakıyordum. Şimdi musluğun başında size anlatırken, su da eksik öğrenmesin diye ayrıntıları yerli yerine koyuyorum.
Sonra gözüm avlunun ilerisindeki büyük kapıya takıldı.
Bâbüsselâm.

İki kulesiyle önümde yükseliyordu. Bugün de Topkapı’nın ikinci kapısı olarak aynı yerde duran Bâbüsselâm, beni Alay Meydanı’ndan sarayın devlet işlerinin yürütüldüğü ikinci avluya götürecekti.
O an bunların hiçbirini bilmiyordum elbette. Yalnızca kapıya baktım ve rüyanın beni biraz daha içeri çağırdığını düşündüm.
Bâbüsselâm’ın ötesinde devlet işleri, vezirler ve Divan kendi düzeni içinde akıp gidiyordu. Fakat benim merakım başka tarafa kaymıştı.
Ben 1556’daydım.
Bugün yıllar süren çalışmaların ardından ziyaretçiye açılan Cariyeler Taşlığı’nı, o günlerin içinde, henüz tarih olmamışken görmek varken neden Divan’ın peşine düşeyim?
Devlet işleri biraz bekleyebilirdi.
Ben Harem’e gidiyordum.
Hazır yürüyorum, su da Harem’i biraz daha iyi öğrensin diye anlatayım. Harem denildiğinde insanın aklına çoğu zaman yalnızca sarayın kadınları geliyor ama burası bundan daha fazlasıydı. Padişahın ve hanedanın özel hayatının sürdüğü; cariyelerin ve Harem görevlilerinin kendi düzenleri içinde yaşadığı sarayın mahrem hanesiydi. Üstelik benim düştüğüm 1556 yılı, Harem’in Kanuni devrinde giderek genişlediği yıllara denk geliyordu. Bugün gezdiğimiz Harem ise yüzyıllar boyunca yapılan eklemelerin üst üste geldiği çok daha büyük bir yapı.
Bâbüsselâm’dan içeri ilerlerken sol tarafımda Kubbealtı kalıyordu. Bakın, şu gördüğünüz yer Divan’ın toplandığı bölüm; biraz önce “devlet işleri beklesin” derken kastettiğim dünya tam olarak orası. Arkasında Adalet Kulesi yükseliyor, hemen yakınında ise Harem’e geçiş bulunuyordu.

Yani sarayın devlet hayatıyla özel hayatı düşündüğümüz kadar birbirinden uzak değildi; aynı avlunun iki ayrı yüzü gibiydi.
Bugün de İkinci Avlu’ya geldiğinizde Kubbealtı’nın yanı başında Harem Dairesi’nin girişini görürsünüz.
Ben ise o kapıya doğru yürüyordum.
Birkaç adım attım. Bakın, şu karşıdaki kapıdan iki kadın çıkıyor; ellerinde katlanmış kumaşlar var. Biraz ileride çamaşırhaneye açılan bölüm bulunuyor. Hamam da bu günlük düzenin hemen yanı başında. Bugün buraya geldiğinizde odaların ne işe yaradığını tabelalardan öğreniyorsunuz; benim rüyamdaysa kimsenin açıklama yapmasına gerek yok. Bir kapı açılıyor ve içeride sürdürülen hayat zaten kendini anlatıyor.

Taşlığın çevresindeki odalardan birinin kapısı aralık. İçeride birkaç genç kadın oturuyor. Biri elindeki kumaşla uğraşıyor, bir diğeri karşısındaki kadının söylediklerini dikkatle dinliyor. Rüya burada biraz kendi payını katıyor elbette; kadınların ne konuştuklarını hiç anlamıyorum. Ama yine de kapının önünden ayrılmak istemiyorum. Biraz daha yaklaşıyorum. Oda, hayalimde kurduğum saray ihtişamından çok daha sade. Burada insanın gözü önce süslere değil, düzenin kendisine takılıyor. Kim nerede oturuyor, hangi kapı nereye açılıyor, taşlığın içinden neden durmadan birileri geçiyor… Sarayın dışarıdan bakınca erişilmez görünen tarafı, içeriden bakıldığında gündelik hayatın telaşına karışıyor.
Şu taraftan çamaşırhaneye, biraz ileriden hamama geçiliyor. Kiler ve mutfak da bu küçük dünyanın günlük ihtiyaçlarını tamamlıyor. Bugün bütün bu bölümleri birbirinden ayırıp “burası şuydu, burası buydu” diye geziyoruz. O günse kimse mekânların adını düşünmüyor; herkes yalnızca yaşadığı yeri kullanıyor.
Ben ise her kapının önünde biraz fazla oyalanıyorum.
En çok da koğuşlarda.
İnsan böyle bir rüyanın içindeyken, birazdan bir yerden tanıdığı bir sultan çıkacakmış gibi bekliyor. Belki bir paşa bile… Hoş, paşanın Cariyeler Koğuşu’nda ne işi var, onu da rüyama sormak lazım. Sonuçta rüyanın tarih bilgisi kadar terbiyesi de bazen kendine göre işliyor.
Topkapı Sarayı’nda geçen rüyam aslında burada bitmedi. Ama suyu bugünlük bu kadar akıtayım.
Siz de bu rüyayı okuduktan sonra Topkapı Sarayı’nı bir kez daha gezin. Bu sefer odalara yalnızca boş mekânlar gibi bakmayın; kapıların açıldığı, insanların bir yerlere yetiştiği, avluların seslerle dolduğu günleri de düşünün.
Kim bilir, belki rüyamın devamı sarayın bir köşesinde hâlâ duruyordur ve gidip onu bulmanızı bekliyordur.
Rüyam hayırlara vesile olsun.
Yakında Topkapı Sarayı’nda geçirdiğim o gecenin devamını da anlatırım.
Belki o zaman gerçekten bir paşa çıkıp gelir.
Kaynakça
Taşer, N. & Gülen, G. (2025). “Topkapı Sarayı Harem Bölümü Cariyeler Taşlığı ve Cariyeler Alt Taşlığı Mekân-İşlev Analizi.” Milli Saraylar Sanat Tarih Mimarlık Dergisi, 28, 5–49. DOI: 10.71350/279180761724020.
Kocaaslan, M. (2011). “Osmanlı Sarayı’nın Mahremi: Topkapı Sarayı Haremi’nin Sınır ve Yasakları.” Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 28(2).
Eyice, S. (1991). “Bâbüsselâm.” TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 4, 410–411. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Millî Saraylar Başkanlığı. (2026). “Topkapı Sarayı Haremi’nde Yeni Dönem Başladı: ‘Cariyeler Taşlığı’ Ziyarete Açıldı.”
İnalcık, H. (2001). “İstanbul: Türk Devri.” TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 23, 212–220. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
Barkan, Ö. L. (1972–1979). Süleymaniye Cami ve İmareti İnşaatı (1550–1557). 2 cilt. Ankara: Türk Tarih Kurumu.
Yorumlar
8