Bizim ülkede misafirlik öyle kapıdan uğrayıp bir bardak çay içmekle oldubittiye getirilen bir mesele değildir. Hele bir de bu misafir başka bir şehirden geliyorsa asıl curcuna o zaman başlar. Evde önce dip köşe bir temizlik yapılır, çeşit çeşit yemekler itinayla sofraya dizilir. Bununla da bitmez, sofranın düzeni de çok önemlidir. Misafirler geldiğinde masanın başında saatlerce sürecek koyu bir sohbet başlar. Birinin anlattığı anı ötekine kendi memleketinden bir şeyler hatırlatır, sonra bir bakmışsınız sohbet şehirden şehre dolaşmaya başlamış. Çaylar tekrar tekrar tazelenir, konular dallanıp budaklanır, saatler ilerlese de kimsenin masanın başından ayrılmaya niyeti yoktur.

Peki, bir düşünsenize Türkiye'nin şehirleri birbirlerine misafirliğe gitseydi neler olurdu? Kim ev sahibi olmak isterdi, kim sofraya ne getirirdi ya da en önemlisi de kimin memleketi daha güzel çıkardı?

Muhtemelen Trabzon ev sahibi olmak isterdi. Bütün misafirperverliğini göstermesi gerekiyor ya tabii. Misafirler kapıdan girer girmez Karadeniz'in kendine has hareketliliğiyle karşılaşırdı. Belki sadece bir bardak çay içmeye gelmiş misafirler sofrada karalahana sarması, mısır ekmeği, Trabzon pidesi görünce tabii ki şaşırıp kalırlardı. “Aman, biz tokuz!” nidaları da hiçbir işe yaramaz. Çünkü Karadeniz'de tok olmak sofraya oturmak için engel teşkil etmez.

Türkiye'nin Şehirleri Birbirine Misafir Olsaydı? içerik görseli
Türkiye'nin Şehirleri Birbirine Misafir Olsaydı? içerik görseli

Sofradaki telaş biraz dinince bu kez sıra Trabzon’un yeşiline, yaylalarına, sislerin arasından görünen dağlarına gelirdi. Trabzon için memleketinin güzelliklerini anlatmak, misafirlerine sofrasını açmak kadar doğal olurdu; ikisini de cömertçe paylaşırdı. Bir bakmışsınız konu uzamış, misafirler kendilerini Uzungöl’ün manzarasını seyrederken ya da bir yaylanın serin havasını solurken hayal etmeye başlamışlar.  Trabzon’u bıraksak anlatacakları bitmez ama zaten dedim ya bizim buraların misafirliği de öyle bir çay içip kalkmalık değil.

Misafirlerin geleceği saat bellidir aslında ama İstanbul’un kapıyı ne zaman çalacağı muammadır. Üzerinde alışılmış bir bıkkınlıkla trafikten söz ederek içeri girer. Ardından anlattıklarıyla bütün salonu dolaşmaya başlar. Boğaz'dan geçen vapurlardan, tarihi sokaklardan, her köşe başında farklı bir yaşamın aktığı mahallelerinden söz eder. Elbette bu güzelliğin bir bedeli vardır. Sabahın erken saatlerinde başlayan koşuşturmaca, insan kalabalığı, bitmek bilmeyen yollar ve insanın sürekli bir yere varmak zorunda olma çabası... İstanbul'da yaşamak, bazen insanın kendine ayıracağı vakti bile elinden alabilir.

Yine de bütün bunlara rağmen İstanbul'dan vazgeçmek kolay değildir, çünkü insanın İstanbul’a bağlanmasının nedeni yalnızca manzarası ya da tarihi değildir. Gün batımında yapılan bir vapur yolculuğu, gece olunca Boğaz'a vuran ay ışığı, kalabalık bir caddenin arasında keşfedilen küçük bir sokak bile bütün bu karmaşayı yok edebilir. İstanbul'da yaşamak ne kadar zorsa ondan vazgeçmek de bir o kadar zordur.

Türkiye'nin Şehirleri Birbirine Misafir Olsaydı? içerik görseli
Türkiye'nin Şehirleri Birbirine Misafir Olsaydı? içerik görseli

İzmir’in misafirliği biraz daha farklı geçebilirdi. Diğer şehirlere nazaran plan program yapmak istemez, her şeyi akışına bırakıp rahat takılmak isterdi. Bence bunda hiç sıkıntı yok ama umarım yanında boyoz da getirir.

Diğer misafirlere de Kordon'da çimlere oturup gün batımını izlemekten, vapurla Karşı’ya geçmekten, akşamüstü deniz havası eşliğinde yapılan uzun sohbetlerden bahsederdi.

Türkiye'nin Şehirleri Birbirine Misafir Olsaydı? içerik görseli
Türkiye'nin Şehirleri Birbirine Misafir Olsaydı? içerik görseli

Bir de İzmir'in kendine has bir rahatlığı var ya, işte. Onu anlatıp övünürdü. Günün en güzel saatinde insanın bir yere yetişmek yerine denizi seyretmesi, güzel havanın tadını çıkarması daha önemli olurdu onun için. Diğer şehirler gezilecek yerlerini anlatırken İzmir, belki de en güzel manzarasının karşısında hiçbir şey yapmadan oturmayı önerirdi.

Trabzon'un sofrasına da şöyle bir göz gezdirip kendi zeytinyağlılarını özlemeden edemezdi. Her şeyin tereyağlısı da biraz fazla değil miydi? Yine de bir sonraki buluşmanın İzmir'de olmasını isterdi. Çünkü bu kez misafirlerini kendi sahilinde ağırlayacak, onlara gün batımını gösterecek ve güzel bir akşamın her zaman büyük planlar gerektirmediğini anlatacaktı.

Ankara da kapıdan girince salonun başköşesinde yerini alırdı. Başkent olmanın ağırlığını hissettirmesi gerekiyor sonuçta. Öyle İstanbul gibi kalabalıktan, Trabzon gibi doğadan, İzmir gibi denizden uzun uzun bahsetmesine gerek yoktu. Onun anlatacakları arasında Anıtkabir, müzeler ve Cumhuriyet'in izlerini taşıyan sokaklar olurdu. Ankara ilk bakışta ısınamadığın, tanıdıkça kopamadığın o arkadaşın gibi.

Tabii ki bir de misafirlik boyunca herkesin aklındaki bürokratik gri Ankara'yı değiştirmek isterdi. Şehrin kendine has sokakları, kitapçılarla dolu caddeleri, parkları ve akşamları başka bir havaya bürünen semtlerinden bahsedip “Geldiğinizde sizi Aspava’ya götüreyim.” derdi. Sohbetin ilerleyen saatlerinde diğer şehirler doğal güzelliklerini anlatmaya başlayınca Ankara sessizce çayını yudumlardı. Herkesin kendini öne çıkarmaya çalıştığı bu ortamda başkent olmanın verdiği bir sakinlikle beklerdi. Nasıl olsa bir sonraki buluşmanın nerede yapılacağı konuşulurken sözü yeniden alacaktı.

Eskişehir konuşmaların arasında kendine yer açıp Porsuk çevresindeki hareketlilikten, öğrenci yaşamından ve şehrin gündelik telaşlarından söz ederdi. Yanında belki çibörek getirirdi. Eskişehir'in bu masada anlatacakları muhtemelen büyük iddialar, süslü cümlelerden çok sakin, kendi halinde bir hayat tarzı olurdu. İstanbul'un bitmek bilmeyen kalabalığını, Ankara'nın politikasını dinledikten sonra söze şöyle bir yerden girerdi: Her yere yetişmek zorunda mıyız? Bizim orada insan evden çıkınca gideceği yere varıp varamayacağını hesaplamakla uğraşmaz. Biraz yürür, Porsuk'un kenarında oturup dostlarıyla kahvesini içer...

Türkiye'nin Şehirleri Birbirine Misafir Olsaydı? içerik görseli
Türkiye'nin Şehirleri Birbirine Misafir Olsaydı? içerik görseli

Eskişehir, küçük bir şehir olmanın güzelliğini anlatırken bunun bir eksiklik gibi görülmesine de anlam veremezdi. Evet, İstanbul kadar büyük değil, Ankara kadar geniş caddeleri de yok ama insanın kendini evinde hissetmesi için bunlara ihtiyacı da yok. Ankara bu cümleyi duyunca başını sallardı. Çünkü bir şehri sevmek için onun herkesten daha büyük, daha kalabalık ya da daha ünlü olması gerekmiyordu. Her şeyin daha büyüğüne sahip olmak yerine, elindekinin tadını çıkarmak da bir tercih. Eskişehir belki de tam bu yüzden kendini kanıtlamak için çok uğraşmazdı. Gelen görür, seven zaten bir daha gelirdi.

Gece ilerledikçe tatlılar yenir, son Türk kahveleri içilir, şehirlerin hatıraları birbirine karışmaya devam ederdi. Herkes kendi memleketinin güzel yanlarını anlatır, bir diğerinin anlattıklarında da kendine yakın bir şeyler bulurdu. Belki İstanbul'un telaşlı kalabalığında, İzmir'in sakin kıyılarında, Eskişehir'in sokaklarında ya da Trabzon'un yemyeşil yamaçlarında farklı güzellikler vardı. Ankara'nın sakin bir köşesinde geçirilen vakit de en az bunlar kadar kıymetli olabilirdi. Yine de işin sonunda kimse birinciliği kazanamazdı. Çünkü bu yazıda bahsettiğimiz veya bahsetmediğimiz tüm şehirlerin güzelliğini aynı ölçüyle tartmak mümkün değil. Her birinin kendine özgü bir renkleri, dokusu ve insanın aklında yer eden bir yanı var.

Misafirlik biterken herkes birbirine yeniden görüşme sözü verirdi. Elbette bir sonraki buluşmanın nerede yapılacağı konusunda anlaşmak hiç kolay olmazdı. Belki de Türkiye'nin şehirleri gerçekten birbirine misafirliğe gitseydi en çok bunu görürdük: Herkes memleketini fazlasıyla över, başkasının anlattıklarını merak ve ilgiyle dinler, gece sonunda kendi şehrine duyduğu sevgiyi yeniden hatırlardı.

Şimdi sıra sizde: Sizce böyle bir misafirlikte hangi şehir ev sahibi olmalı, kim sofraya ne getirmeli ve en önemlisi, hangi şehir herkesi kendine hayran bırakmayı başarmalı?